Basit Değil, Kısa: Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’i Üzerine

Büyük olaylar anlatmayan ama insan ruhunun en sessiz yerlerine dokunan bir Dostoyevski metni. Beyaz Geceler, basit değil; kısa bir roman.

Beyaz Geceler

Beyaz Geceler’i ilk okuduğumda, kendimce hafife aldığımı hatırlıyorum. Dostoyevski’den beklediğim ağırlığı bulamamış, hatta kitabı ucuz bir romantik metin gibi görmüştüm. Yıllar sonra yeniden okuyunca, asıl eksikliğin kitapta değil, benim okuma yerimde olduğunu fark ettim.
Çünkü kazın ayağı öyle değilmiş. İnsanın bazı şeyleri sonradan önemsemesi misali, bu okuyuşta kitap bende bambaşka hisler bıraktı. Bir kere hikâye neredeyse bir Türk filmi gibi ilerliyor. Yer yer “gibi” olmaktan çıkıp doğrudan o hissin içine yerleşiyor. Büyük kırılmalar, sarsıcı olaylar yok; daha çok bekleyiş var, konuşmalar var, ihtimaller var.
Karakterler az. Önce anlatıcı, sonra Nastenka; yan karakterler ise Nastenka’nın âşık olduğu adam ve ninesi. Hepsi bu. Toplam nüfus, Karamazov Ailesi’nin fert sayısına bile yaklaşmıyor. Ama tam da bu sadelik, metnin asıl meselesini görünür kılıyor. Kalabalık yok, gürültü yok; yalnızca iki insanın kısa bir zaman diliminde birbirine temas etme hâli var. Dostoyevski bu kez insan ruhunu didik didik etmek yerine, onu sessizce izliyor.
Bütün hikâye, hayal kurmayı seven, hatta hayallerle yaşayan, içine kapanık bir gencin bir gece vakti karşısına çıkan genç bir kızı fark etmesiyle başlar. Kızı rahatsız eden adamı korkutup uzaklaştırır ve bu küçük müdahale, iki yabancıyı birbirine bağlayan asıl hikâyenin kapısını aralar. Sonrasında bu iki genç, dört gece boyunca konuşur. Yürürler, dururlar, beklerler.
Anlatıcı, hayal dünyasının da etkisiyle Nastenka’ya çok kısa sürede bağlanır. Bu bağlanış acelecidir ama yapay değildir; çünkü anlatıcı zaten gerçek hayattan çok, zihninin içindeki ihtimallerle yaşamaya alışkındır. Nastenka ise bu iyi niyetli, saf gencin dostluğunu kabul eder; ona tutunur ama ona ait olmaz. Çünkü aklında hâlâ başka biri vardır.
Hikâye aslında bu kadar basittir. Büyük olaylar, intikamlar, mücadeleler yoktur bu romanda. Türk filmi tadında demem de biraz bundan. Buna rağmen Dostoyevski, en iyi bildiği şeyi yapmaktan vazgeçmez: karakterlerinin ruhlarında gezinir. Kitabı bitirdiğimizde, sanki iki yeni insanla tanışmış oluruz.
Bunlardan ilki, içine kapanık, insanlarla teması neredeyse yok denecek kadar az, hayallerle yaşayan bir gençtir. Ancak bu hayal dünyası bile onu kurtarmaz; aksine, hayallerini dahi hayal edecek kadar kendi iç dünyasında boğulmuştur. Bu yüzden de hayatında ilk kez gerçekten tanışabildiği bir kıza, neredeyse hiç tereddüt etmeden âşık olur.
Diğeri ise ninesi tarafından sınırlı bir eğitim almış, fakat aynı zamanda onun tahakkümü altında sosyal hayattan yalıtılmış bir genç kızdır. Nastenka, bir yandan küçük bir özgür alan arar, bir yandan da hayata tutunmanın, kendi başına ayakta durmanın yollarını yoklar. Onu anlatıcıya yaklaştıran şey aşk değil; anlaşılma ve nefes alma ihtiyacıdır.
İnsan ilişkilerinden anlayan, hatta bu konuda mütehassıs sayılabilecek insanlar bir araya gelse, “bu iki karakter karşılaşsa neler olurdu?” diye kurgu kursalar, ancak bu kadar sahici bir tablo ortaya koyabilirlerdi. Üstelik bunu, Dostoyevski’nin edebi dilinden mahrum olarak yapmaları gerekirdi. Asıl dikkat çekici olan ise yazarın bu karakterleri henüz çok genç bir yaşta kurmuş olmasıdır. Buna rağmen, günlük hayatta çoğumuzun kendi içinde sakladığı iki insan tipini tüm yönleriyle gözler önüne sermeyi başarır.
Romandaki bu iki karakterle birebir aynı olmasak da, çoğumuz onların temel özelliklerine az ya da çok sahibiz. Birinin hayallerine sığınan aşkı, diğerinin dışarıyı tanıma ve kendisini bağlayan toplu iğnelerden kurtulma arzusu, hepimizin içinde irili ufaklı kırıntılar hâlinde durur. Ne kadar kaçsak da, ne kadar başkasına benzemeye çalışsak da, biraz buyuz.
Hepimizin daha güzel hayalleri vardır; bir de bizi olduğumuz yerde tutan, hareket etmemizi zorlaştıran bağları. Bu yüzden Beyaz Geceler basit bir roman değildir. Sadece kısa bir romandır.

Murat Emre Tiryakioğlu