Bir Yemin Ettik

Köyden kente göç

Şehirleri doldurmaya yemin etmişiz gibi.
Evet, bu kadar kararlı bir biçimde köyleri, kasabaları terk edip şehirlere dolmak ancak bir yeminle açıklanabilir. Kimsenin yüksek sesle etmediği ama herkesin içten içe kabul ettiği bir yemin bu. Kapitalin üzerine edilmiş bir yemin.
Yemin ettiğimiz için de bozamıyoruz. Çünkü bu yemini yalnızca biz değil, bütün insanlık kutsal ve geri dönüşsüz bir manifesto olarak gördü. Yüksek sesle tekrar etmemize gerek kalmadan, fiillerimizle ve hislerimizle sadık kaldık.
Arada boğulmuş hissedip kırsalı güzelleştirmemizin de, bir tövbekârın eski günlerine duyduğu buruk özlemden farkı yok.
Bizi bu kadar kararlı kılan neydi? Ne için belli bir seviyeyi geçince yükümüzü sırtlanıp şehre entegre olmanın peşine düştük?
Şüphesiz geçerli ve insancıl bahanelerimiz vardı. İş yoktu, imkân yoktu, geçim yoktu. Eğitim yoktu. Taşra; sabah akşam birbirinin yüzüne bakmaktan, herkesin herkesin attığı adıma vakıf olduğu, bu yüzden en küçük sapmanın bile iliklere kadar hissedildiği bir mahalle baskısıydı.
Doktor, öğretmen, iklimden bağımsız bir düzen ve nizam…
Bunlar köy için lükstü.
Bir kaloriferi düşünün. Bugün en temel standartlarımızdan biri olan şey, bir zamanlar köylü için ulaşılmaz bir konfordu. Hâlâ öyle olan yerler var.
Kaloriferin nimetini en iyi bilenler ise sabah buz gibi bir evde yataktan kalkıp, buz gibi havada dışarı çıkıp odun taşıyan, sobayı yakan; ev ahalisi sobalı odada ısınsa da diğer odaların soğuğunu iliklerinde hissedenlerdi.
Bu soğuğu en çok hissedenler elbette kadınlardı.
Soba yakmakla bitmiyordu iş. Evdekilere kahvaltı hazırlamak, hayvanları yemlemek, sütü sağmak, damı ve kapının önünü kardan temizlemek… Bunların hiçbiri sobanın yanında yapılmazdı. Lastik ayakkabının içinde patikle, soğuğun doğrudan tene değdiği bir hâlde yapılırdı.
Kadınlık çileydi; tıpkı taşrada erkek olmanın da çile olması gibi.
Köyden kente göçü kabaca analiz edin; en çok göç veren yerlerin soğuk iklimler olduğunu görürsünüz. Kış ve kar, Rus edebiyatındaki gibi metne oturmaz. Bizim sinemamızdaki kış temalı filmlerde olduğu gibi durgundur. Zaman akmaz. Karların erimesi Ergenekon’dan çıkış gibi beklenir; beklenir.
Bu döngüyü kırmak için hareket gerekir. Hareketin merkezi ise şehirdir. Ve çoğu zaman kadınlar, Havva Ana misali, erkekleri şehre teşne olmaya zorlar. Mesele lüks değildir. Bir kalorifer, bir çamaşır makinesi ve çocukların ayakkabılarının su almaması kadar basit şeylerdir.
Bu seçimin, şehre kaçışın altı yüzlerce makaleyle doldurulabilir. Ancak şu net: edilen yemin yalnızca kapitale değil, eser miktarda yaşamaya, hayatın akışında kaybolmaya edildi. Yoksa şehir hayatı köye kıyasla çok daha girift ve çok daha zordur. Ama zorluğun kalabalık içinde dağılması, katlanılabilir gelmiştir.

Murat Emre Tiryakioğlu