
Elias Canetti okuyorum bu sıralar.
Dili ağır; zaman isteyen, hatta aceleyle değil indirilerek okunması gereken metinlere imza atanlardan. Fotoğraftaki söz de ona ait:
“İnsanoğlu, sanki ileride bütün bir geçmişte olduğundan daha çok yer varmış gibi safça bir düşünceyle yaşar.”
İlk okuyuşta çivi gibi çakılan bir söz değil.
Fakat manasını düşünüp dehlizlerde dolaştıkça, karşımıza mızrakla hakikatleri aklımıza dürten bir nöbetçi çıkıyor.
Biz insanlar ileriye bakma peşindeyiz.
Hep ileriye, yani geleceğe.
Sanki gelecek hep daha çokmuş, daha genişmiş, daha büyükmüş gibi.
Hâlbuki bu söz tam da bu yargının karşısına konumlanmış:
Geçmiş daha büyük.
Neden mi?
Yaşanmışlığıyla değil;
yaşanmamışlıklarıyla.
Çünkü geçmiş daha geniş bir yüzleşme alanı sunuyor.
Bu, biz fanilerin sürekli yapabileceği bir yiğitlik değil.
Geçmişi sorgulamak…
Hem de geçmişte yaptıklarımızı değil, yapmadıklarımızı sorgulamak.
Büyük mesele.
Çünkü kiminden kendimiz kaçmışızdır,
kimini bilerek görmezden gelmişizdir,
kimine ise gücümüz yetmemiştir.
Aklımız, yürekte yer kaplamasın diye mi böyle kodlanmıştır,
yoksa histeriye dönüşmesin diye Yaradan’ın bir merhameti midir,
bilmiyorum.
Ama bildiğim şu:
Geçmişi sorgulamanın tatlı bir sızısı vardır.
Ne dokunulmayacak kadar yakıcıdır,
ne de “hiçbir şey olmamış” gibi hayata devam etmeye izin verir.
Düşündükçe sızlatan,
“acaba”ları içimizde döndürüp duran,
“nasıl olurdu”ları dimağımızda sırayla çeviren bir duygudur bu.
Gelecek öyle değildir.
Gelecek hayıflanma vermez bize.
Gelecek kaygıdır.
Ve kaygının acısı, insanı durdurmaz;
tam tersine, onu mecburen hayata devam ettirir.
Bu yüzden belki de biz,
acıtan ama durduran geçmişten çok,
acıtan ama yürüten geleceğe bakarız.
Murat Emre Tiryakioğlu
Kalemiye.com kurucusu, Gaziantepli, bir kamu kurumunda memur ve 2012’den beri blog yazarı.