Kurt Kanunu: Bir Tasfiyenin Romanı


Adı en gizemli ve çarpıcı romanlarımızdan biridir. Hatta isimdeki o agresif mistisizm, ilk bakışta daha çok “milli refleks”le yaklaşan okurun dikkatini çeker. Oysa romanın anlattığı şey bambaşkadır.
Kurt Kanunu, bir destan değil; yeni bir devrin, Cumhuriyet rejiminin, Şeyh Sait İsyanı sonrasında sertleşen güvenlik anlayışıyla eski düzeni tasfiye edişinin hikâyesidir. Bu yüzden epik değildir. Tam aksine, iç hesaplaşmalarla, gri karakterlerle örülmüş bir yapı sunar.
Kemal Tahir, benim için her zaman ilk üç romancı arasında yer alır. Sadece ele aldığı meseleler değil, o meseleleri ele alış biçimi de—dönemi de düşünürsek—başka bir yerde durur. Bu farklılığı yüzünden ne statükoya yaranabilmiş ne de muhalif çevrelerde, özellikle sol dünyada, hak ettiği karşılığı tam anlamıyla bulabilmiştir.
Onun dünyasında kusursuz kahraman yoktur. Her karakterin bir niyeti, bir hayali ve mutlaka bir zaafı vardır. Yani her biri, abartılmış figürler değil; gerçek insanlardır.
Bu yaklaşım Kurt Kanunu’nda en berrak hâliyle karşımıza çıkar.
Romanın merkezinde, başarısız İzmir Suikastı sonrasında haklarında ferman çıkarılan İttihatçıların hayatta kalma mücadelesi vardır. Anlatı üç bölümden oluşur: İlk iki bölüm Kara Kemal ve Fedai Abdülkerim’in, üçüncü bölüm ise Emin Bey’in gözünden aktarılır.
İlk bölümlerde, bir zamanlar bastıkları yeri titreten, Babıâli’ye sığmayan komitacıların, artık saklanarak hayatta kalmaya çalışırken yaşadıkları çözülüşe tanıklık ederiz. Üçüncü bölümde ise perspektif değişir. Kara Kemal’e yataklık etmekle yargılanan Emin Bey üzerinden, İstiklal Mahkemeleri’nin gölgesinde yeni rejimin tavrı gösterilir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kemal Tahir’in “tarafsızlığı” mutlak bir tarafsızlık değildir. Olayları aktarırken mesafeli durur, ancak kendi fikrini metnin içine ustalıkla yedirir. Anlatı akışını bozmadan, okuru yönlendirmeden ama düşündürerek konuşur.
Belki de Cumhuriyet rejimiyle en sert temaslardan birini yaşamış yazarlardan biri olarak; iktidara gelişin, muktedir olmanın ve iktidardan düşüşün insan üzerinde bıraktığı izleri, klişeye düşmeden, tekrar etmeden anlatır.
Üslup
Kurt Kanunu destansı bir roman değildir. Zaten Kemal Tahir’den böyle bir anlatı beklemek de yanıltıcı olur. Buna rağmen roman, güçlü bir aksiyon hissi taşır. Firarilerin hayatı anlatılırken sürekli bir “vakit daralıyor” duygusu hâkimdir.
Ancak bu aksiyon, klasik anlamda dışa dönük bir hareketlilikten ziyade içe dönük bir gerilimdir. Dil yalındır, anlatım sade görünür; fakat okur olayları dışarıdan izleyen bir konumda kalmaz. Aksine, karakterlerin zihninin içine sıkışır.
Bu sıkışmışlık hissi, yer yer çaresizlik duygusunu da beraberinde getirir. Romanın bazı bölümlerinde tempo düşer gibi olur; ancak asıl etki tam da bu yoğunluktan doğar.
Diyaloglar ise Kemal Tahir’in diğer eserlerinde olduğu gibi kısa, ölçülü ve yüklüdür. Kimse gereksiz konuşmaz. Zaten konuşabilecek durumda da değildir. Bu yüzden bazı şeyler özellikle eksik bırakılır. Okuyucu, söylenmeyeni tamamlamak zorunda kalır. Bu da romanı pasif bir okuma deneyiminden çıkarıp zihinsel bir katılıma dönüştürür.
Meselesi
Kurt Kanunu yüzeyde bir kaçış hikâyesi gibi görünür. Ama asıl mesele kaçış değildir.
Bu roman, gücün el değiştirdiği anlarda insanın neye dönüştüğünü anlatır. Dün muktedir olanların, bugün saklanmak zorunda kaldığı bir dünyada; sadakat, ihanet, korku ve çıkar arasındaki sınırlar hızla bulanıklaşır.
“Kurtlukta düşeni yemek kanundur” sözü, romanın yüzeydeki gerçeğini ifade eder. Ancak Kemal Tahir’in asıl ilgilendiği şey, düşenin neden düştüğüdür.
Çünkü bu dünyada kimse tamamen masum değildir. Ama kimse tamamen suçlu da değildir. Herkes, içinde bulunduğu şartların, yaptığı tercihlerin ve taşıdığı zaafların sonucunu yaşar.
Kurt Kanunu, tam da bu yüzden bir kahramanlık hikâyesi değil; bir çözülüşün, bir yüzleşmenin ve kaçınılmaz sonların romanıdır.

Murat emre tiryakioğlu