
Bir pazar sabahı.
Kitlelerin Psikolojisi’ne başladım. Gustave Le Bon’un Kitlelerin Psikolojisi, kitle psikolojisi üzerine yazılmış en etkili ve tartışmalı eserlerden biri. Okumadığım kült eserlerdendi. Henüz kitabın başındayım ama ilk dikkatimi çeken şey Le Bon’un yüksek ofansif üslubu oldu.
İlk sayfalardan itibaren kitleyi neredeyse başlı başına bir zafiyet olarak ele alıyor. Bireyin kalabalık içinde aklını, iradesini ve ahlaki pusulasını yitirdiğini söylerken dili yumuşatma gibi bir niyeti yok. Okuyucudan onay beklemiyor; itiraz gelirse de umursamıyor. Bu sertlik rahatsız edici olduğu kadar dürüst de duruyor. Çünkü Le Bon’un derdi ikna etmekten çok, yüzleştirmek gibi.
Bu üslup, yazarın yaşadığı dönemi düşünmeden ele alınabilecek bir sertlik değil. Kitap 1895’te yayımlandığında Avrupa, sanayi devriminin ardından büyük ve sancılı bir dönüşümden geçiyordu. Kırdan kente yığılmış kitleler, büyüyen işçi sınıfı, grevler, ayaklanmalar ve özellikle Fransa’nın hafızasında hâlâ taze olan 1871 Paris Komünü… Le Bon’un kitleye karşı mesafeli, hatta tedirgin dili biraz da bu tarihsel arka plandan besleniyor.
Bu bağlamda kitap, Batı’nın bireye verdiği değeri dolaylı biçimde anlatan bir yapı da kuruyor. Aydınlanma sonrası birey; aklı, iradesi ve sorumluluğuyla yüceltilmişken, bireyden kitleye geçişte bu niteliklerin hızla silikleştiği iddia ediliyor. Tam bu noktada Le Bon’un merhameti kesiliyor. Bireyden söz ederken görece ölçülü olan dil, kitle söz konusu olduğunda sertleşiyor. Çünkü yazarın asıl kavgası, insanın şahsına ait fiil, duygu ve düşünceleri buharlaştıran yapıyla.
Kitabı bitirmeden bu yazı geldi ama okudukça aklıma takılan bir soru var: Le Bon kitleyi gerçekten bireye verdiği değerden dolayı mı eleştiriyor, yoksa bu tavır elitist bir korkunun ürünü mü? Çünkü metin ilerledikçe eleştiriden çok soğukkanlı bir çözümleme hissi ağır basıyor. Kitle adeta otopsiye alınıyor; refleksleri, zaafları, yönlendirilebilirliği tek tek inceleniyor.
Asıl çelişki de burada başlıyor. Bir yandan kitleyi irrasyonel, telkine açık ve tehlikeli bir yapı olarak tarif eden Le Bon, öte yandan bu yapının nasıl yönetileceğini, hangi duygularla harekete geçirileceğini ve hangi imgelerle yönlendirileceğini büyük bir açıklıkla anlatıyor. Bu anlatım, bir uyarıdan çok, iktidar talipleri için hazırlanmış bir kullanım kılavuzu hissi uyandırıyor.
Belki de bu yüzden kitap, kendisinden sonraki birçok politik figür için demokrasi arenasında sessiz bir rehbere dönüşüyor. Le Bon’un niyeti bireyi korumak mı, yoksa kitle karşısında duyulan aristokratik bir tedirginliği teorize etmek mi; bu soru kitap boyunca net bir cevaba kavuşmuyor. Aksine, her sayfada biraz daha bulanıklaşıyor.
Bunları düşündükçe Batı’nın bilgiyi tasnif etme, teşhir etme ve herkesle paylaşma arzusunu bu kitapta bir niyetten çok bir emel olarak görmek mümkün geliyor. Üstelik bu arzu, bilginin kilisenin tekelinden alınmasıyla kazanılmış tarihsel bir refleks. Bilgi saklanmamalı, sınıflandırılmalı, görünür kılınmalı ve dolaşıma sokulmalı. Sonucunu düşünmeden.
Le Bon’un metninde de bu tavır açıkça hissediliyor. “Ne varsa odur” yaklaşımıyla kaleme alınmış bir eser bu. Kitle tehlikeliyse tehlikelidir; yönlendirilebiliyorsa yönlendirilebilir. Bu bilgiyi yumuşatma ya da etik bir çerçeveye alma kaygısı yok. Sanki hakikat, paylaşıldığı anda masumiyet kazanıyormuş gibi.
Ama tam da bu yüzden tehlikeli. Çünkü bazı bilgiler yalnızca doğru oldukları için değil, işe yaradıkları için de risklidir. Le Bon’un analizi kitleyi anlamaktan çok, onu işlevsel hâle getiren bir berraklık sunuyor. Bu berraklık iyi niyetle okunduğunda uyarı, kötü niyetle okunduğunda ise araç oluyor.
Bu noktada soru keskinleşiyor:
Bu kitap haklı olduğu için mi tehlikeli, yoksa işe yaradığı için mi?
Haklıysa, insan doğasına dair rahatsız edici bir gerçeği yüzümüze vurduğu için huzursuz ediyor. İşe yarıyorsa, bu gerçeklerin başkalarının elinde bir iktidar teknolojisine dönüşebilme ihtimali yüzünden ürkütüyor. Belki de asıl mesele, bu iki durumun birbirinden ayrılamıyor oluşu. Yani kitabın hem doğru hem de kullanışlı olması.
Kitlelerin Psikolojisi, bu yönüyle yalnızca bir sosyoloji metni değil; aynı zamanda bir etik sınav. Okuyana şu soruyu bırakıyor:
Gerçeği bilmek mi daha tehlikelidir, yoksa o gerçeğin işe yaraması mı?
Ve bu soru, kitabı kapattıktan sonra bile insanın yakasını bırakmıyor.
Murat Emre Tiryakioğlu
Kalemiye.com kurucusu, Gaziantepli, bir kamu kurumunda memur ve 2012’den beri blog yazarı.