
İnsan en çok kendine yalan söyler.
İddialı bir cümle, kabul. Ama hakikate de oldukça yakın. Aksini iddia edebilecek var mı bilmiyorum; en azından benim elimde böyle bir veri yok.
Yalanın ne olduğu ya da neden söylendiği meselesine girmeyeceğim. Binlerce yıllık bir tartışma bu; o kadar insan konuşmuş ama kesin bir yere bağlayamamış. Yine de insanlık, en azından sezgisel olarak, yalanın yanlış olduğunda uzlaşmış görünüyor.
Ama herkesin yanlış olduğunu bildiği bir şeyi insan motivasyonsuz yapmaz. Yalanın da bir motivasyonu var. Olmayanı olmuş gibi göstermek. Bir nevi öykü, hatta senaryo yazmak gibi. Asıl mesele ise bu kurgudan kişisel bir yarar devşirebilmek.
Yani konu dönüp dolaşıp kişinin kendisine geliyor. Dışarıya söylenen yalanı insan, bir şekilde kendisine de söylemiş oluyor. Çünkü olmayan bir menfaatin, statünün, rütbenin ya da duygu ve düşüncenin kendisine geri döneceğini varsayıyor. Ve bundan bir fayda sağlayacağını umuyor.
Ama bir de insanın, dışarıdan bağımsız olarak, doğrudan kendine söyledikleri var. En tehlikelisi de bunlar. Çünkü insan bunları çoğu zaman düşünce zannediyor ve yalan olduklarını fark etmiyor. Bu yalanlar sessizce birleşiyor ve insanı, dışarıdan azade bir dünyaya hapsediyor.
Şimdi biraz düşünmek vakti. Etrafımıza söylediğimiz beyaz yalanlar bile dönüp dolaşıp bize söylenmiş olmuyor mu? Dışarıya söylenenlerin üstüne bir de kendi kendimize söylediklerimiz ekleniyor.
Hangisi düşünce, hangisi yalan? Bunun gerçekten bir tasnif yöntemi var mı? Biri çıkıp “var” dese, söylediği şey de bir başka yalan olmuyor mu?
Murat Emre Tiryakioğlu
Kalemiye.com kurucusu, Gaziantepli, bir kamu kurumunda memur ve 2012’den beri blog yazarı.