Tırpan, bir köy romanı olup Fakir BAYKURT’un bilinen eserlerinden. 1970 yılında yazılmış bir köy romanımızdır. Romanda varlıklı, eli kolu uzun, tanınmış, güçlü ve yaşı geçkin bir ağanın kızlarının güzelliğiyle nam salmış Gökçimen Köyü’ne gelince gördüğü on üç yaşında bir kıza aşık olup talip olması sonrası gelişen olaylar konu alınıyor.
Köy romanları konusunda şahsi çıtam ve beklentim “Rahmet Yolları Kesti” seviyesinde olduğundan bu konuda biraz seçiciyim. Fakat Fakir BAYKURT da bu konunun ehillerinden. Yazardan Yılanların Öcü’nü daha önce okumuştum. Tırpan bu seviyede olmasa da kurgusu ve olay örgüsü sağlam bir roman olmuş. Yazarın yine yalın, taşradan haberdar ve okuyucuyu daraltmadan olay veya durumu betimleyebilen kalemi, romanı teknik açıdan güzel bir noktaya taşımış.
Romanda önemli karakterleri sayarsak; Muşdu (ağa), Dürü(gelin olacak kız), Havana (Dürü’nün anası), Velikul (baba) ve Dürü’yü kurtarmak için çaba harcayan Koca Linlin’le Uluguş Nine. Bunun haricinde Dürü’nün arkadaşları Zakey, Sultan, Muşdu’nun oğlu, Hafız, İt Cemal ve diğerleri…
Taşrayı yukarıda söylediğimiz gibi güzel yansıtmış yazar. O dönemin Ankara’sının köylerinden biri konu alınırken söz kalıpları, ifade ediş tarzları, kabullenmişlik ve siyasi cereyanlara temkinli olmak hep dönem köylerinin karakteristik özelliklerindendir. Ama ille de lakaplar… Taşra lakap konusunda çok acımasızdır. Köylerdeki isyanlar dar sosyal çevre ve aşırı yakınlıktan dolayı lakabı etiketlemek için kullanırlar ve kullanırken de yaratıcılık ile hakaret arasında oldukça ofansif seçimler yaparlar. Kendi aralarında çabucak da kabul görür bu lakaplar ve kısa zaman sonra lakap sahibi dahi rahatsız olmaz.
Roman o dönem hala yaygınlığı devam eden genç kızların fikri sorulmadan görücüye verilmesi konusunu alıp işliyor. Kızın anası gönülsüz şekilde sindirilerek razı ediyor. Babası da başlarda acabalarla kıvranırken sonrasında yönlendirme ve özellikle “Elalem ne der!” gardiyanı etkisiyle çok uğraştırmadan ikna olmuştur. Taşranın o baskısı, ayıplamaları, ve zengin kısmının “yardakçı” bolluğuyla psikolojik zorbalaması romanın en iyi resmettiği şey diyebiliriz. Şu kadar ki; gözünüzün önüne Aliye Rona’lı, Erol Taş’lı, Hüseyin Peyda’lı bir Türk filmi sahnesi kitap boyu gelir. Bu bakımdan oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim.
Kitaba eleştiri yapacağım kısım ise şüphesiz o dönemki yazar, senarist ve yönetmenlerinin Türkiye’de işçi sınıfının yetersiz nüfusu nedeniyle köylü üzerinden sınıfsal bir devrim bilinci kaygısıdır. Bu mesajı özellikle Dürü’nün kaybolduğu sayfalarda gözümüze sokmuştur adeta yazar. Zengin ağalar herkesle görüşüp herkesi zapturapt altına alabiliyor; ağanın yardakçısı olmayan köylülerin tamamı ise kaderine teslim olmuş garibanlarken bir anda Dürü’nün kişiliği nezdinde bir uyanışa, örgütlü yardımlaşmaya dönüyorlar.
Linçe kadar yolu olsa da Romanın bu kısmı 70’lerin ısmarlama ideolojik şarkılarına dönmüş. Yazar köylünün çaresizliğe karşı koymak istiyorsa bunu ne öğretmenden ne muhtardan ne imamdan bulamayıp kendi içinde örgütlenmesi gerektiği ödevini vermiş gibi.
Kitap; mesajını pas geçersek bence okunması gerekenlerden. Hem dönem kırsalının sosyolojik yapısını güçlü bir şekilde göstermesi, hem de tutarlı bir olay örgüsü sebebiyle okuyana birşeyler katacaktır diye düşünüyorum.
Kalemiye.com kurucusu, Gaziantepli, bir kamu kurumunda memur ve 2012’den beri blog yazarı.