
Son nesil bir kahveciye oturmuş, sokağa bakan cam kenarından tüm kaldırıma hâkimdi. Karton gövdesine plastik kapak geçirilmiş kahvesini ağır ağır yudumluyordu.
O anda, mekânın camından uzanan bir el dikkatini böldü: elinde poşetiyle, eskice giyimli bir çocuk, mendil satıyordu.
“İstemez,” dedi adam.
Ama çocuk duymadı. Çünkü sesi, içerideki lise öğrencilerinin taşan kahkahaları, yan masada iş konuşan iki adamın ciddi tonu ve kulağındaki telefonla hararetle dedikodu yapan genç kızın hızlı cümleleri arasında eriyip gitti.
Duymadı… ve çocuksu adımlarıyla adamın hayatından çıkıp gitti.
İşte bu kadar.
Şehir hayatının klasik bir tezahürüydü bu.
Her gün kaç kişi böyle anlık girip çıkıyordu hayatımıza? Kaldırımda yanımızdan geçen, bir şey sorup cevap alamayan, göz göze geldiğimiz ama anlam veremediğimiz insanlar…
Peki bunlar zihinde iz bırakıyor muydu?
Kaderimizi, günümüzün yönünü ya da ruh hâlimizi etkiliyorlar mıydı?
Yoksa hiç fark etmeden, bize küçük bir fayda mı sağlıyorlardı?
Düşünceler zihninde dönüştü.
İnsan hayatından anlık geçişin sınırı neydi?
Mesela bir günün tamamını birlikte geçirip sonra yıllarca görmediğimiz biri… Bu da aynı kategoriye girer miydi? İlk bakışta hayır; çünkü yıllar sonra bile hatırlanırdı. Ama bütün bir ömrü düşününce?
Aklına yattı:
İnsan ömrü, hele kâinatın zamanıyla kıyaslandığında, bu karşılaşmaların tamamı anlıktı aslında.
Bir çocuğun mendili, bir günlüğüne tanışılan yol arkadaşı, bir zamanlar aynı odada nefes alınan ama sonra kaybolup giden yüzler…
İnsan, başkasının hayatında hep bir andı.
O anı kalıcı yapan tek şey ise şuydu:
Bıraktığımız iz.
Murat Emre Tiryakioğlu
Kalemiye.com kurucusu, Gaziantepli, bir kamu kurumunda memur ve 2012’den beri blog yazarı.