Yağmurla Yağanlar

Kasım sonu artık. Bütün memleket yağmuru, mümkünse gelecek ay kar yağmasını bekliyoruz. Tam da insana dair bir umutla.
Yağmur şu an İstanbul’a teşrif etti. İlk mesaisi, ağaç üstünde direnen sarı yaprakları dökmek. Biraz kaldırım yıkamak ve sonra çalışmayan belediyelerin yol çukurlarını doldurmak.

Camlara dokunması, çatı ya da tenteleri yumruklaması da bizim gibilere mesaj daha çok. Yağmurla iletişim kurmaya çalışmak ilkokulda bıraktığımız şair yanımızın bize miraslarından. Hava hafif soğumuştur; kimi cam kenarı, kimi kapalı balkon, kimi bir kafe terasında çayını ya da kahvesini avuçlar — ki bu da meşrebe göre değişir — ve yağmuru dinlemeye koyulur. Yağmur kar gibi değildir; kar görseldir, izlenir. Ama yağmur çok da izlenilesi değildir. Bir kere şiddete meyillidir. Altında biraz dolaştınız mı küstah bir cüret algılar ve hasta eder. Çok yağınca sel olup önüne ne katarsa alır götürür.

Buradan sonra “yağmur bulutların kavuşma sevinci” ya da “kirlettiğimiz göğün uyarı ve isyanı” falan diyerek de devam edebilirim de; derdim o değil. Ben yağmurun herkeste farklı bir his uyandırdığını düşünenlere tarafgirim. Çiftçiye umut, evsize eziyet, müteahhite gecikme, şaire ilham, güneşe perde, sahile mola, şemsiyeciye bayram, AVM’lere mesai, uzun yol şoförlerine ihtiyat, romantiklere şömine hayali… Kim nereden isterse oradan bakar.

Bana da bir şeyler hatırlatıyor elbet. Biraz naylon çizme, okul sobasına götürülen pamuk odunu, tam omzundan su geçiren gocuklar, asfalta izi düşen çamur, zorla suya basarak temizlenmeye çalışmak, “cımcılık” olmuş paçalar. Çamur, çamur ve yine çamur. Bizim çocukluğumuzda İstanbul ve yağmuru her şeye yakıştırabilecek kadar da hayat tecrübemiz yoktu.

Hülasa işin içinden çıkamadım bugün. Yağmurun farkına varmak mı, yoksa onun nostaljiyi hatırlatması mı değerliydi? Belki de ikisi de değildir ve yağmur, hayatın içindeki en olağan yaşayışlarımız gibi hep olacaktır. Eksikliği yokluk, fazlalığı eziyet ya hani; insana kararında lazım olan bütün duygular gibi.

Murat Emre Tiryakioğlu